"Mazinin Derinliklerinden Gurbetin Derinliklerine"
Bir Köyün Göç Hikâyesi ve Bitmeyen Sıla Özlemi
İnsan hayatı bazen iki farklı dünyanın arasında geçer. Bir tarafta çocukluğun geçtiği köyler, dağlar, yaylalar, diğer tarafta ise geçim mücadelesi verilen şehirler ve gurbet yolları. Yıllar geçtikçe bu iki dünya arasındaki mesafe yalnızca kilometrelerle değil, anılarla, özlemlerle ve zamanın getirdiği değişimlerle ölçülür.
Karlarla kaplı sisli dağların eteklerinde doğup büyüyen insanlar için gurbet yolculuğu çoğu zaman bir zorunluluk olmuştur. Çocukluk yıllarının geçtiği köylerden ayrılıp güneşli ovalara, kalabalık şehirlere gidenler, yıllar içinde hayat mücadelesinin içinde saçlarını ağartmış, kimisi görev gereği, kimisi ekonomik sebeplerle doğduğu topraklardan kopmuştur. Her biri farklı yerlere savrulmuş, gurbetin derinliklerine dağılmıştır.

Geçmiş ile Bugün Arasında İki Farklı Dünya
Bugün geçmişe dönüp baktığımızda iki farklı hayat görürüz. Özellikle köy yaşamı söz konusu olduğunda, hayatı 1980 öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak mümkündür.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında özellikle Doğu Karadeniz ve çevresinde birçok insan yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmış, farklı bölgelere göç etmiştir. Seferberlik yıllarında göç edenlerin önemli bir kısmı gittikleri yerlere yerleşmiş, zamanla ana yurtlarıyla bağları zayıflamış hatta tamamen kopmuştur. Çocuklarına bile eski memleketlerinden söz etmeyenler olmuş, böylece yeni nesiller ata topraklarını hiç tanımaz hale gelmiştir.
Ancak Birinci Dünya Savaşı ile 1965 yılları arasında köylerde gurbet hayatı çok yaygın değildi. Askerlik, memurluk veya öğrencilik dışında köyünü terk eden çok az insan vardı. Bunun en önemli sebebi ise köy yaşamının kendi kendine yetebilmesiydi.
O yıllarda hemen her hanede koyun, keçi ve sığır bulunur, bağlardan, bahçelerden ve tarlalardan elde edilen ürünlerle aileler geçimini sağlayabilirdi. Hayvancılık ve tarıma dayalı bu yaşam düzeni köylerde güçlü bir ekonomik denge oluşturuyordu. Fındık üretimi de vardı ancak bugünkü kadar değerli değildi.
Köylerde hayat; çocukların neşeli sesleri, koyun kuzuların meleşmesi, ineklerin böğürmesi ve çoban ıslıklarıyla dolu canlı bir hayatın içindeydi.
Köyden Gurbete İlk Adımlar

Köylerde gurbet hayatı esas olarak 1965 yıllarında başlamıştır. O yıllarda köyden ilk sivil işçi olarak şehre giden kişi, anlatıcının babası olmuştur.
Askerlik yıllarında İstanbul'a akrabalarının yanına gidip gelen babası, terhis olduktan sonra rahmetli Memduh ve Necati Bey'in yardımıyla İstanbul’da işe başlamış ve böylece köyün ilk gurbetçisi olmuştur.
Onu takip eden yıllarda köyden göç edenlerin sayısı giderek artmış, önce Türkiye'nin farklı şehirlerine, ardından da Avrupa'ya göç başlamıştır.

İskenderun, Erzurum, Bursa, Ankara, Eskişehir ve Düzce gibi şehirlere gidenlerin ardından Almanya ve Fransa’ya işçi göçleri başlamış, gurbet daha da uzak diyarlara uzanmıştır.
O yıllarda Almanya'ya giden işçilerin hikâyeleri türkülerde bile yer bulmuş, Almanya türküleri gurbetin sembolü haline gelmiştir.
Gurbette Hayat ve Zorluklar
Gurbet yalnızca başka bir yerde yaşamak değildi. Aynı zamanda hasret, özlem ve yalnızlık demekti.
24 saat süren kara yolculuklarından sonra İstanbul'a gelen gurbetçiler, oradan uçakla Avrupa'ya giderdi. Telefonun yaygın olmadığı o yıllarda iletişim yalnızca mektuplarla sağlanırdı. Paralar posta yoluyla köylere gönderilirdi.
Her izne geliş bir bayram gibi karşılanır, köye dönüşler büyük bir heyecan yaratırdı.

Ancak gurbet hayatı kolay değildi.
Kimi zaman kira borçları, kimi zaman bakkal veresiye defterleri, kimi zaman çocukların ihtiyaçları insanları zor durumda bırakırdı. Hastanelerde yalnız kalmak, kapısını çalacak bir akraba bulamamak gurbetin en ağır yüklerinden biriydi.
Bu zorluklar insanları olgunlaştırmış, hayatın gerçekleriyle yüzleştirmiştir.
Şehirlerde Dağılan Hayatlar
1980'li yıllara gelindiğinde köyde yaşayan insanların büyük bölümü şehirlerde yaşamaya başlamıştır.
İstanbul’da Küçükköy, Beykoz, Çubuklu, Bağcılar, Ümraniye ve Güzelyalı, Bursa'da Bağlarbaşı, Emek ve Mudanya; ayrıca Ankara, Düzce ve Eskişehir gibi şehirler köyden göç edenlerin yeni yaşam alanları olmuştur.
Ancak bu dağınıklık beraberinde yeni sorunları da getirmiştir. Aynı köyden olan insanlar bile zamanla birbirlerini tanımaz hale gelmiş, akrabalık bağları zayıflamıştır.
Eskiden her yıl yapılan köy ziyaretleri, zamanla iki üç yılda bir yapılan kısa ziyaretlere dönüşmüştür.
Çocukluk Anılarının Peşinde
Yıllar sonra memlekete gidildiğinde ise bambaşka bir manzara ortaya çıkar.
Çocukluk yıllarında oynanan çimenlikler, sürülerin dolaştığı yaylalar, çobanların sesleriyle yankılanan dağlar artık sessizdir. Otlar insan boyunu geçmiş, eski yollar kaybolmuş, birçok yer ormanlarla kaplanmıştır.
Şehirde büyüyen çocuklar bu manzaraya şaşkınlıkla bakar ve sorar:
Buralarda gerçekten yaşadınız mı
Ama anne babalar için o dağların her taşında bir anı vardır. Çobanlık yapılan meralar, arkadaşlarla oynanan oyunlar, yayla şenlikleri ve köy düğünleri hâlâ hafızalarda canlıdır.
Yaylalar ve Ot Göçü Geleneği
Eskiden yaylalara göç etmek köy yaşamının önemli bir parçasıydı. Ot göçü denilen bu gelenek, kemençe eşliğinde yapılan büyük bir şenlik havasında gerçekleşirdi.
Köy halkı topluca yaylalara çıkar, günlerce süren eğlenceler düzenlenirdi. Horonlar oynanır, türküler söylenirdi.
Bugün ise bu gelenek büyük ölçüde kaybolmuş, yerini yayla şenlikleri adı verilen daha küçük etkinliklere bırakmıştır.
Zamanın Değiştirdiği Dağlar
Yıllar sonra yaylalara çıkan insanlar, artık çoban sesleri yerine yalnızlığın sessizliğini duyar.
Eskiden sürülerle dolu olan meralar boş kalmış, birçok yayla evi yıkılmış veya terk edilmiştir.
Yalnızca rüzgârın sesi, kuşların ötüşü ve doğanın güzelliği kalmıştır.
Ama yine de o dağlar, o yaylalar hâlâ yeşildir. Sanki yıllardır bekliyormuş gibi insanları karşılar.
Dönüş Vakti
Köyde geçirilen birkaç gün hızla geçer. Ziyaretler yapılır, mezarlıklarda dualar edilir, eski dostlar hatırlanır.
Sonunda dönüş vakti gelir.
Ama bu dönüş, ilk gidişteki heyecanı taşımaz. İnsan köyden ayrılırken sanki geçmişinden de biraz uzaklaşıyormuş gibi hisseder.
Arabaya binilir, dağlara doğru son bir kez bakılır ve gurbetin yollarına yeniden düşülür.
Artık yalnız değildir insan. Yanında eşi ve çocukları vardır.
Ama kalbinin bir parçası her zaman o köyde, o dağlarda kalır.
Bitmeyen Gurbet Hikâyesi
Bugün gurbet yalnızca başka bir şehirde yaşamak değil, aynı zamanda geçmişle bugün arasında kalmış bir hayatı temsil eder.
İnsan nereye giderse gitsin, çocukluğunun geçtiği köyleri, dağları ve yaylaları unutamaz.
Çünkü herkesin kalbinde bir yer vardır: Mazinin derinliklerinde kalan bir köy ve o köye duyulan bitmeyen bir özlem.
Giriş: 20 Mart 2026 | Güncelleme: 20 Mart 2026 | Okunma: 67
Kaynak: Harsitvadisi.com
Bu karekodu kullanarak haberi telefonunuzda görebilir ve paylaşabilirsiniz.