
Umudun Bittiği Yer Şehrin Varoşları
Ümitlerimiz vardı hayatımız bir gece kondu da başlamadan önce. Hayatın içinde kendimize bir yer bulmak, daha güzel yasamak ve çocuklarımızın yarınlarını kurtarmak, şehirli olmak, şehirli yasamaktı amacımız. Düz ovalardan, yamaç dağ eteklerinden yolcu olduk yeni umutlara ve hayatlara doğru gurbete. Hayatin neresindeyiz, ne kadar başarılı olduk bilinmez ama büyük şehirlerin kenar mahallerinde, yokluk ve yoksulluğun içinde gazetelere ve televizyonlara haber olduk. Yarınları kurtarma uğruna gelenek ve göreneklerimiz ile birlikte varoşların içinde kaybolup gittik.
Hepimizin hikayesi aynı başladı aslında. Her gün hastanelerde esir kalıp hastahane ameliyat ve ilaç parasını ödeyemeyen, çocuğunun okul ihtiyaçlarını karşılayamayan, adliye koridor ve bahçelerin de acımasızca birbirini kurşunlayan, evinin ve dükkanının kirasını, isçisinin parasını, vergisini, kredi borcunu ödeyemediği için intihara kalkışan, cinnet geçirip sokak ve caddelerde ailesini kurşunlayan, issiz kalıp kirasını ödeyemediği için ev sahibi tarafından sokağa atılan, çöpten semt pazarlarında pazarcı atıkları ile ekmek toplayan sokaklar da çadırlarda yasamaya çalışan, esini, evini çocuğunu terk eden, köyüne geri dönmek istese dönemeyen ve şehirlerde geçim sıkıntısı altında umutları yok olan, çaresizlik ve sefalet içinde ezilen yasamakla ölmek arasında çıkar yol bulamayan, insanların feryatlarını, taciz. Tecavüz, hiddet, şiddet, cinayet Vs lerin bir insanlık dramı bir trajedi olarak devam edip gittiğini her gün gazete sayfalarında içiniz burkularak okursunuz.
Televizyonları açtığınız zamansa farklı bir görüntü, ayrı bir dünya ve ayrı bir yasam karsınıza çıkar. Dünyanın en gözde turistlik yerlerinden magazin haberlerine, moda defilelerine, reklamlardaki sömürülen bedenler ve sömürülen insanlar, sarkılı türkülü izdivaç programları, doğumdan ölüme, evlilikten boşanmaya, canlı bağışlara, belki bir umut diye şans oyunlarının peşinde koşanları, kayıp ana, baba ve yakınlarını arayanları, Reyting uğruna kullanılan insanları, türkü, sarki, dans, yarışma Vs programlarını izlersiniz hep de televizyona çıkamayanların dramlarını ancak bir hastane, soygun, gasp, darp, kavga, cinnet gibi haberlerin içinde veya bir gazetede dip not haber olarak okursunuz. İnsanları örf adet ve geleneklerinden uzaklaştırıp yozlaştıran içinde fanatiği olunan, bağımlılık yapmış gibi izlenen diziler, yarışma programları izleme reytingleri kırarken evler soyulsa, yansa ve yıkılsa kimsenin haberi olmuyor. Misafirlikteki sohbetler yerini dizilere terk etmiş, hanede kaç kişi varsa hepsi ayrı bir dizi fanatiği olmuş, sohbet ve muhabbetler yok olmuş. Komsu komsuyu çay içerek dizi izlemeye çağırır olmuş. Biran düşünüyor insan gördüğüm okuduğum yasadığım Türkiye mi bu. Diye.
Yokluk ve yoksulluğun insanların üzerine karabulut gibi çöktüğü, borçlarını ödeyip temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı, bir lira için insanların öldürüldüğü, şehrin derinliklerinde parkta, kafede, sahilde oturup ailesi ile çay, kahve içmeye gidemediği, caddelerde yürürken çantasının kapılıp kaçıldığı, direnince yerlerde sürüklenip ölüme terk edilenleri, konuşurken elinden cep telefonunun kapılıp kaçıldığı, semt pazarlarında cüzdanının ve çantasının içinden parasının çalındığı, sokak aralarında oynarken kaybolup bulunamayan veya araba altında kalıp ezilen çocukları, bir sabah kalktığın da camının ve penceresinin açık olduğu, arabansının park ettiğiniz yerde olmaması, oto yollarda polis gibi insanları durduranların polis olmadığı, bir misafirlikte, düğünde veya bir benzinciden aracının çalındığı, çalanların ve aracını bulunamadığı, şehir merkezlerin de ve varoşlarda insanların emeğinin bir solukta yok olduğunu duyar okur veya da dinlersiniz. Dinlersinizde yapabileceğiniz bir şeyin olmadığını düşünür isyan edersiniz. Neye ve kime isyan ettiğinizi ise inanın bilmezsiniz.
Gerçeklerle yüzleşmeyi ve gerçeği görmemeyi, birbirine üstünlük sağlamaya çalışanları kendisinden başkasını yok sayanları, cebi para eli is görenlerin aşağılayıcı hal ve tutumlarını, kültür erozyonuna uğrayarak yaşamın içinde değerlerin ve değer yargılarının her gün yok olup gittiğini görürsünüz. Bin bir umutla yurtlarını terk etmiş, Büyükşehirlerin varoşlarına yerleşmiş, yokluk, yoksulluk ve sefalet içinde geçim sıkıntısı çekenlerin verdikleri hayat mücadelesini görür ve sadece bakar geçersiniz. Dokunsanız bin bir acı dolu hayat hikayeleri içinde neler anlatmazlar ki Size. Yaşamları bir tiyatro, hayatları da bir roman gibidir. Hepsinin bir hikayesi bir nedeni vardır mutlaka bu çileye katlanmasının.
Oysa Anadolu nun çeşitli yerlerinden kim bilir ne umutlarla geldiler gurbete, önce varoşlarda bir gece kondu da başladı yoksul hayatları, yolu, suyu, elektriği yok, evinde cami penceresinde penceresi yok, camına bir naylon asmış, mutfağı yok kap kaçağını yere dizmiş, yıkık bir kapısı var derme çatma tahtadan, sobası ve kömürü yok yakmaya, yemeye yok içmeye yok, sıcak bir yataktan yoksun sıkıntılı yoksul başlamış hayatları varoşlarda. Kalifiye yetişmiş elaman olamamışlar, geldikleri yerlerde ki yaptıkları is şehirlerde geçerli olmamış, Başvurdukları fabrikalar ise almamış onları vasıfsız elaman diye. Kendilerince amale pazarı adını verdikleri Pazarlar kurmuşlar semt semt. El arabaları ile patates, soğan, portakal, mandalina, elma satmaya başlamışlar zabıtalarla kovalamaca oynayarak. Sokaklarda kahvelerde kolunda bir çanta tişört, çakmak, tesbih, mendil, çorap, kemer satan, elinde boya sandığı ayakkabı boyayanlar olmuşlar hataya direne bilme adına. Sanki gece karanlığında yolunu kaybetmiş ağlayan çocuklar gibi ne yana gideceklerini bilemez olmuşlar.
Büyük kavşaklarda trafik ışıklarında otoyol ve köprü gişelerinde, duraklara yakın su, bilet, simit poğaça, kağıt mendil kart satan veya arabaların camlarını silip bir lira isteyen üstü bası perişan çocuklar, orta yaslı veya yaslılar olarak görürsünüz onları. Görürsünüz de neden buralarda olduklarını hiç mi hiç düşünmezsiniz. Sokaklara caddelere çıktığınızda sokak başlarında meydanlarda parklarda cami kapılarında veya mahalle kahvelerinde ağlayarak para isteyenleri. Elinde kağıt mendil, kalem, çakmak, tespih bir tane alın yardım edin diyen o onurlu insanların ihtiyaçları için onurlarını hiçe saydıklarını hemen hemen her gün görür veya bugün filanca yerde birini gördüm içim cızz etti doğrusu türünde anlatıları dinlersiniz. Kimi anası, beyi, babası veya çocuğunun hasta olduğunu, kimi kirasını ödeyemediğini, kimi isten atılıp issiz kaldığını, kimide memleketine gidecek parasının olmadığını anlatır sizlere yaslı gözlerle. Bazen de inandırıcılığı daha da kuvvetlendirici olan hasta çocuğu kucaklarında taşırlar yardım toplamak içinde nedense sosyal devlet onların bu halini ne gariptir ki görmez, kurum ve kuruluşlar yardımlar dağıtır bu yardımlardan nedense hiç ihtiyacı olmayanlar istifade ederde ilaç almaya, doktora gitmeye, ekmek almaya para bulamayanlar istifade edemezler. İçiniz titreyerek onları sadece seyreder durursunuz.
Bir meydandan gelen güzel bir müzik sesi duyar yaklaşır ve o müziği içiniz titreyerek duygular boğazımıza düğümlenerek dinlersiniz. Görme engelli insanların saz çalıp şarkılar söylediklerini görürsünüz, şarkı söyleyerek ekmek paralarını kazanmaya çalışan bu onurlu insanlara acımaktan başka yapa bileceğiniz bu onurlu mücadeleyi alkışlamak önlerindeki kaset, Cd ve Dvd lerden bir tane alarak kutuya para atmaktan başka elimizden gelen bir şeyin olmadığını görürsünüz. O hali ile yasama tutunmak ve ayakta kalabilmek için bir ise yaradığının bilinci ile güç, emek ve enerji harcarlar yarınları ve gelecekleri için. Karşılığını vermedikleri bir şeyi istemezler çünkü sizden. İçinizi çeker onların yaptığı isi elleriniz şişercesine alkışlarsınız.
Şehir içi işlek yollarda sokak çocukları dediğimiz çocukları görürsünüz. Kırmızı ışıkta bir yol kenarında arabanızın camı açıksa sadece bir lira isterler sizden, bazen de yürürken yollarda, otururken bir dükkan veya parklarda karsılaşırsınız onlarla, oturup uzun uzun sohbetler etmezler sizlerle, kendi iç dünyası ile baş başa bilinmez sebeplerle evlerini terk etmiş sokaklarda kalan bu çocukların onuru, gururu ve saygıyı unutmamış olduklarını görürsünüz ama içinize bir korku kuşku ve şüphe salar hisleriniz. İçinizdeki insani duygular ve acıma hissi sizi sosyal devleti ve devlet adına görev yapan kurumların ne yaptıklarını sorgulamaya kendi kendinize sorular sorup kendinizce cevaplar aramaya iter durur.
Sürekli geçtiğiniz sokak ve cadde baslarında gördüğünüz dilenen insanların Bir çoğunu daha önce değişik yerlerde değişik semtlerde gördüğünüzü hatırlarsınız ama bu işi meslek edinmiş olduklarını bilemezsiniz duygu sömürüsü yapar ellerini açar Allah rızası için diye yalvarırcasına para isterler. İnancınız gereği açılan elbaş çevrilmez der illaki bir şeyler verirsiniz. Elma. Armut, patates, soğan, domates ve tişört satanları yani ekmek parası kazanmak için çalışan yaşama direnen seyyar pazarcıları kovalayan zabıtalar, onların hemen yanı basından geçerler ve onları sadece izlemekle yetinirler. Bazen gerçek bir ihtiyaç sahibinin devletten almış olduğu yardım toplama belgesini eline geçirip kendi resmini yapıştırarak yardım toplayanları, Bezende ellerinde makbuzlarla hayır kurumları için para topladıklarını anlatan insanlar görürsünüz. Oturur biraz sohbet edersiniz filanca köyün filanca. Si için para topluyoruz derler, filanca köyün filancası. İçin her yıl değişik insanlarla karsılaşırsınız hiç bitmez onlar için falancanın, filancanın. İhtiyacı. Bazılarına sorular sorarsınız sizinle konuşmak istemez ve sizin olduğunuz yerden hızla ayrılıp giderler.
İsteyerek veya istemeyerek Bilerek ya da bilmeyerek bu ortama ne kadar katkı sağladık veya da sağlıyoruz bilinmez. Sebep ne olursa olsun suçlu kim olursa olsun, herkesin ortak derdi geçine bilmek, artık durumumuzun vahametini fark ederek, durduğumuz yere göre çıkış yolunu bizler bulmalıyız. Durup baktığımız yere göre tahammülsüzlük ve acımasızlığın had safhada olduğu yaşadığımız hayatın içindeki örneklerle kaybeden hem biz hem de gelecek nesillerimiz olacaktır.










